Adımlarımız Yeri Göğü Sarsıyor, İhtilalimiz Büyüyor...
 
AnasayfaKapıGaleriSSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Nazım Hikmet

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
TekYolDevrim
Bitanecik Admin
Bitanecik Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 349
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Nazım Hikmet   Paz Nis. 20, 2008 8:58 pm

NAZIM HİKMET

Nâzım Hikmet
2
0 Kasım 1901'de Selanik'te doğdu (aile çevresinde 40 gün için bir yaş
büyük görünmesin diye bu tarih 15 Ocak 1902 olarak anılmış, kendisi de
bunu benimsemiştir), 3 Haziran 1963'te Moskova'da öldü.
Baba tarafından dedesi Nâzım Paşa valiliklerde bulunmuş,
özgürlükçü, şairliği olan bir kişiydi. Mevlevi tarikatındandı.
Anayasacı Mithat Paşanın yakın arkadaşıydı. Babası Hikmet Bey ise
Mekteb-i Sultani (sonradan Galatasaray Lisesi) mezunu, önce ticaret
yaşamını denemiş, başaramayınca Kalem-i Ecnebiye'ye (dışişleri)
bağlanmış bir memurdu. Dilci, eğitimci Enver Paşa'nın kızı olan annesi Celile
Hanım, Fransızca konuşan, piyano çalan, ressam denecek kadar iyi resim
yapan bir kadındı.
Nâzım Hikmet'in eğitiminde dönemin ileri düşüncelerine sahip
aile çevresinin büyük etkisi oldu. Bir yıl kadar, Fransızca öğretim
yapan bir okulda, sonra Göztepe'deki Numune Mektebi'nde (Taşmektep)
okudu. İlkokulu bitirince, arkadaşı Vâlâ Nureddin'le birlikte Mekteb-i
Sultani'nin hazırlık sınıfına yazıldı. Ertesi yıl ailesinin paraca
sıkıntıya düşmesi yüzünden bu masraflı okuldan alınarak Nişantaşı
Sultanisi'ne verildi. Bu arada dedesi Nâzım Paşa'nın etkisiyle şiirler de yazmaya
başlamıştı. Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı bir
kahramanlık şiirini dinleyen Bahriye Nazırı Cemal Paşa çok etkilenerek
bu yetenekli gencin Heybeliada Bahriye Mektebi'ne geçmesini istedi,
aileden olumlu karşılık alınca da bu okula girmesine yardım etti.
Nâzım Hikmet 1917'de girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi'ni
1919'da bitirip Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak
atandı. Aynı yılın kışında son sınıftayken geçirdiği zatülcenp
hastalığı tekrarladı. Aile dostu olan Deniz Hastanesi Başhekimi Hakkı
Şinasi Paşanın gözetiminde iki ay süren bir sağaltım döneminden sonra,
kendisine iki ay da evde dinlenme izni verildi. Bu süre sonunda da
toparlanamadığı, deniz subayı olarak görev yapabilecek sağlık durumuna
kavuşamadığı görülünce, 17 Mayıs 1920'de, Sağlık Kurulu raporuyla,
askerlikten çürüğe çıkarıldı.


Bu arada hececi şairler arasında genç bir ses olarak oldukça
ünlenmişti. Bahriye Mektebi'nde tarih ve edebiyat öğretmeni olan,
ayrıca aile dostu olarak evlerine de gelip giden Yahya Kemal'e büyük
hayranlık duyuyor, yazdığı şiirleri gösterip eleştirilerini alıyordu.
1920'de "Alemdar" gazetesinin açtığı bir yarışmada ünlü şairlerden
oluşan seçici kurul birincilik ödülünü ona vermiş, Faruk Nafiz, Yusuf
Ziya, Orhan Seyfi gibi genç ustalar ondan sevgiyle söz eder olmuşlardı.
İstanbul işgal altındaydı ve Nâzım Hikmet coşkun bir vatan
sevgisini yansıtan direniş şiirleri yazıyordu. 1920'nin son günlerinde
yazdığı "Gençlik" adlı şiiri gençleri ülkenin kurtuluşu için savaşmaya
çağırmaktaydı.


1 Ocak 1921'de ise Mustafa Kemal'e silah ve cephane kaçıran
gizli bir örgütün yardımıyla dört şair, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım
Hikmet, Vâlâ Nureddin, Sirkeci'den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice
bindiler. İnebolu'ya varınca, Ankara'ya geçebilmek için beş altı gün,
izin ve yol parası beklemeleri gerekti. Ama Ankara'dan yalnız Nâzım
Hikmet ile Vâlâ Nureddin'e izin çıktı.


İnebolu'da geçirdikleri günlerde, Anadolu'ya geçmek üzere,
onlar gibi izin bekleyen, Almanya'dan gelme genç öğrencilerle
tanışmışlardı. Aralarında Sadık Ahi (sonradan Mehmet Eti adıyla CHP
milletvekili), Vehbi (Prof. Vehbi Sarıdal), Nafi Atuf (Kansu, sonradan
CHP genel sekreteri) gibi kimseler de bulunan bu öğrenciler
Spartakistler olarak anılıyor, sosyalizmi savunuyor, Türkiye'nin
Misak-ı Milli sınırlarını ilk tanıyan ülke olarak Sovyetler
Birliği'nden övgüyle söz ediyorlardı. Bunlar Nâzım Hikmet ile Vâlâ
Nureddin için yepyeni bilgilerdi.


Ankara'ya vardıklarında kendilerine verilen ilk görev İstanbul
gençliğini milli mücadeleye çağıran bir şiir yazmak oldu. Üç gün içinde
yazıp bitirdikleri bu üç sayfadan uzun şiir Matbuat Müdürlüğü'nce, 1921
martında 11,5 x 18 cm boyutlarında dört sayfa olarak, on bin adet
bastırılıp dağıtıldı. Şiirin yankıları o kadar büyük oldu ki, Millet
Meclisi üyeleri böyle güçlü bir çağrının doğurabileceği sorunların
nasıl çözüleceğini tartışmak gereğini duydular. Matbuat müdürü Muhittin
Birgen şiiri yayımlayıp dağıttığı için olumsuz eleştiriler aldı.
İstanbullu gençler Ankara'yı doldururlarsa onlara nerede, nasıl iş
bulunacağı önemli bir sorundu. Meclis'te sorguya çekilmekten tedirgin
olan Muhittin Birgen bir daha böyle bir duruma düşmemek için, Nâzım
Hikmet ile Vâlâ Nureddin'i Maarif Vekâleti'ne devretmeye karar verdi.
Bu arada Celile Hanım'ın uzaktan akrabası olan İsmail Fazıl
Paşa, yazdıkları şiirle ortalığı karıştıran bu iki yetenekli şairi
Meclis'e çağırarak Mustafa Kemal Paşaya takdim etti.


Mustafa Kemal'in kendilerine söylediklerini Vâlâ Nureddin Bu Dünyadan Nâzım Geçti adlı kitabında şöyle aktarıyor :
"Basmakalıp laflara ihtiyaç duymaksızın, Mustafa Kemal, bizim için çok önemli bir sadede girdi :
"- Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak
yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız, dedi.
"Daha da konuşacaktı. Fakat aceleyle yanına bir iki kişi
yaklaştı. Bir telgraf getirdiler. Paşa göz atınca telgrafla ilgilendi.
Eliyle selamlayıp bizden uzaklaştı."



Kısa bir süre sonra öğretmen olarak Bolu'ya atandılar.
Bolu'da Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili Ziya Hilmi, eşrafın,
din adamlarının daha baştan benimsemedikleri, kalpak giyen, camiye
gitmeyen bu iki genç öğretmeni korudu. Bilgili bir kişi olan Ziya Hilmi
onlara Fransız Devrimi'ni anlatıyor, Lenin'den, Kautsky'den söz ediyor,
Sovyetler Birliği'ni görmek istediğini söylüyordu.
Tutucu çevrelerin baskısına, gizli polis örgütünün
güvensizlik belirten davranışları da eklenince, Bolu'da
barınamayacaklarını anlayan Nâzım Hikmet ile Vâlâ Nureddin, iyi bir
öğrenim görmek, dünyada olup bitenleri anlamak için Paris'e mi,
Berlin'e mi, Moskova'ya mı gitsek diye düşünürlerken, Ziya Hilmi'nin
etkisiyle, Moskova'ya gitmeye karar verdiler. 1921 ağustosunda Bolu'dan
ayrılıp doğuda, Kâzım Karabekir Paşanın yanında öğretmenlik etmeye
gidiyormuş gibi davranarak, vapurla Zonguldak'tan Trabzon'a geçtiler,
oradan da gene vapurla 30 Eylül 1921'de Batum'a vardılar.
Böylece Sovyetler Birliği'ne ayak basan, yirmi yaşın
eşiğindeki iki genç şair Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist
Üniversitesi'ne (KUTV) yazıldılar.



Nâzım Hikmet serbest müstezatı, Fransız şiirinin serbest
ölçüsünü biliyordu. Batum'da "İzvestiya" gazetesinde gördüğü, büyük bir
olasılıkla Mayakovski'nin yazdığı bir şiirin uzunlu kısalı dizelerine,
merdivenli istifine ilgi duymuş, ama Rusça bilmediği için içeriğini
anlayamamıştı. Moskova'ya giderken geçtikleri açlık bölgelerinde
gözlediklerinin etkisiyle yazmaya giriştiği "Açların Gözbebekleri"ni
hece ölçüsüne sokamadığını görünce, "İzvestiya"daki şiirin biçimsel
çağrışımlarından güç alarak, daha serbest yazmayı denedi. Ortaya yer
yer hece kalıplarıyla kurulmuş olsa da, kurallara uymayan, serbest bir
ölçü çıktı.
İçine girdiği yeni dünyanın düşünce, duygu yükü altında, bu
serbest ölçüyle yazdığı şiirler birbirini izledi. Rusça öğrenince,
devrimci bir ortamda geçmişin bütün değerlerini hiçe sayarak yazan genç
Sovyet şairlerini okumaya başladı. Bunlar İtalya'da Marinetti'nin
başlattığı Gelecekçilik (Fütürizm) akımının etki alanında yazan,
geçmişi yadsıyarak her şeyi gelecekte gören devrimci şairlerdi.
Bu dönemde yazdığı şiirlerin bazılarını 1923'te "Yeni Hayat",
"Aydınlık" gibi dergilere göndererek yayımlatan Nâzım Hikmet,
üniversiteyi bitirince ülkesine dönmek istedi. 1924 ekiminde, çıkışında
olduğu gibi, gene gizlice sınırdan geçerek Türkiye'ye geldi. "Aydınlık"
dergisinde çalışmaya başladı.
İstanbul'da polisçe izlendiğini anlayınca, bir basımevi
kurmak için İzmir'e geçti. Böylece gözlerden de uzaklaşmış oluyordu.
1925 şubatında Şeyh Sait İsyanı'nın başlaması üzerine, 4 Mart 1925'te
Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Bazı gazeteler, dergiler kapatıldığı
gibi, 1 Mayıs 1925'te yayımlanan bir bildirge dolayısıyla "Aydınlık"
dergisi çevresindeki yazarların çoğu da tutuklandılar. Ankara'da
İstiklal Mahkemesi'ndeki dava 12 Ağustos 1925'te sonuçlandığında
Nâzım'ın da gıyaben 15 yıla mahkûm edildiği görüldü.
Bunun üzerine Nâzım Hikmet saklanmakta olduğu İzmir'den
haziran ayı ortalarında İstanbul'a gelerek gizlice yurt dışına çıkıp
yeniden Sovyetler Birliği'ne gitti.
Cezasının 1926'da Cumhuriyet Bayramı nedeniyle çıkarılan af
kapsamına girdiğini öğrenince, resmen yurda dönebilmek için pasaport
isteğiyle hemen Türk Elçiliği'ne başvurdu.
Tekrar tekrar yaptığı başvurulara olumlu karşılık alamadı.
Bu arada 28 Eylül 1927'de İstanbul'da dağıtılan bildiriler yüzünden
açılan bir davada gizli parti üyesi olmak suçlamasıyla, gene gıyaben 3
ay hapse mahkûm edildi.
Bir buçuk yıl kadar bekledikten sonra Elçilik'ten olumlu bir
karşılık alamayacağını kesinlikle anlayınca, 1928'de Bakû'da ilk şiir
kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü'nü yayımlattı.
Aynı yılın temmuz ayında da, gıyaben aldığı mahkûmiyetlerden
temize çıkmak için, gizlice sınırı geçerek Kafkasya'dan Türkiye'ye
girdi. Arkadaşı Laz İsmail'le Hopa'da yakalandıklarında üstlerinde
sahte pasaportlar vardı. Sınırı izinsiz, üstelik de sahte pasaportlarla
geçmek suçuyla Savcı'nın karşısına çıkarıldılar.
İki arkadaş yargılanmak üzere Rize'ye gönderilmeden önce
Hopa Cezaevi'nde iki ay beklediler. Güneşsiz, havasız, karanlık bir
koğuşta, nerdeyse hepsi köylü olan tutuklularla birlikte yatıp
kalktılar. İki arkadaşın yargılanmak üzere Hopa'dan Rize'ye
gönderilmeleri tutukluluklarının sona ermesini sağladı. Pasaportsuz
sınır geçme suçunun cezası üç gün hapisti. Fazlasıyla içerde kaldıkları
için serbest bırakılmaları gerekiyordu.
Ama başka bir suçtan cezaları bulunup bulunmadığını
araştırmak için yapılması gereken yazışmalar uzun süreceğinden,
mevcutlu olarak Ankara'ya gönderilmelerine karar verildi.
4 Ekim 1928'de kelepçeli olarak İstanbul'a getirilişleri
gazetelerde eleştirilere yol açtı. İstanbul'da çıkarıldıkları mahkeme,
bütün suçlamaların birleştirilerek ele alınması için, iki arkadaşın
Ankara'ya gönderilmelerini uygun gördü.
Basın yapılan onur kırıcı uygulamayı açıkça eleştirmeye
başlamıştı. Bir bağışlama yasası çıkarılmış, siyasal tutuklular
salıverilmişken, onların böyle bileklerinde kelepçeyle oradan oraya
dolaştırılmaları kınanıyordu.
Ama yazılanların bir yararı olmadı. 14 Ekim 1928'de Nâzım ile
Laz İsmail, Ankara'ya gene bileklerinde kelepçeleri, arkalarında
jandarmalarıyla gittiler. Hemen sorgulanıp tutuklandılar.
Önceki yargılanmalarından gerekli bilgilerin, belgelerin
toplanması biraz sürdü. Ancak 4 Kasım 1928'de başlayan duruşmaları 23
Aralık 1928'de sona erdi.


_________________

"Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı
yıldızlara
bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün
altında yaşıyoruz." AUNIUS AURELİUS SIMACHUS


En son TekYolDevrim tarafından Çarş. Mayıs 07, 2008 10:04 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
TekYolDevrim
Bitanecik Admin
Bitanecik Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 349
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   Paz Nis. 20, 2008 9:00 pm

Ankara
Ağır Ceza Mahkemesi, Nâzım Hikmet'in İstiklal Mahkemesi'nce verilip
bağışlama yasasıyla kaldırılan 15 yıllık cezasına dayanak olan
belgeleri ele alarak nerdeyse yeni bir yargılama yaptı.
Sonuçta tutuklanma tarihlerine göre, ikisinin de önceki
sonraki, bağışlanmış bağışlanmamış bütün cezalardan kurtuldukları
anlaşıldı. Böylece, serbest bırakılmalarına, yüzlerine karşı, oy
birliğiyle karar verildi.
Ankara'daki dostları, başta Şevket Süreyya Aydemir olmak
üzere, şairliğine inanan aydınlar, onun Halkevi'nde çalışmasını, Halk
şiiriyle ilgilenmesini, Anadolu'yu dolaşmasını istiyorlardı. Ama Nâzım
Hikmet bu gibi önerileri benimsemeyerek İstanbul'da Zekeriya Sertel'in
çıkardığı "Resimli Ay" dergisinin yazı kadrosuna katıldı.
Bir yandan şiirlerini yayımlıyor, bir yandan da edebiyatın
yerleşmiş değerlerine karşı sert çıkışlar yapıyordu. "Putları
Yıkıyoruz" başlığı altında 1929 ortalarında başlattığı yazı dizisinde
Abdülhak Hâmit, Mehmet Emin gibi şairlere yönelttiği saldırılar basında
büyük yankılar uyandırdı.
Aynı yılın mayıs ayında yayımlanan 835 Satır adlı kitabı ise büyük bir ilgiyle karşılandı. Bunu gene o yıl çıkan Jokond ile Si-Ya-U , ertesi yıl çıkan Varan 3; 1 1=1 adlı kitapları izledi.
Temmuz 1930'da "Salkımsöğüt" ile "Bahri Hazer" şiirleri şairin
kendi sesiyle Columbia firmasınca plağa alındı. Yirmi günde tükenen bu
plağın kahveler, lokantalar gibi halka açık yerlerde çalınmaya
başlandığı görülünce, polisin duruma el koyup bazı uyarılara girişmesi
sonucu firma plağın yeni basımlarını yapmaktan vazgeçti.


1 Mayıs 1931 günü bir sivil polisin getirdiği çağrıyla, ertesi
gün Sorgu Yargıçlığı'nda sorgulanması yapıldı. İçişleri Bakanlığı'nın
emri doğrultusunda, ilk beş kitabındaki şiirlerinde "bir zümrenin başka
zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik
ettiği" savıyla mahkemeye verildi.
6 Mayıs 1931 Çarşamba günü saat 15'te, 2. Asliye Ceza
Mahkemesi'nde, Türk Ceza Yasası'nın 311 ile 312. maddelerine dayanarak
başlayan mahkemeye, Nâzım Hikmet koyu renk bir giysi, çizgili
boyunbağı, elinde fötr şapkayla gelmişti. Az sonra Avukatı İrfan Emin
Bey de (Kösemihaloğlu) yanında yerini aldı. Küçük mahkeme odası
üniversite öğrencileri, genç şairler, şapkalı bayanlarla tıklım tıklım
doluydu.
Sorgulanmasının bir yerinde Nâzım Hikmet şöyle dedi :
"İddianamede beş altı noktadan suçlama var. Bunların başında
benim komünist olduğumu ilan etmekliğim suç sayılmaktadır. Evet, ben
komünistim, bu muhakkaktır. Komünist şairim ve daha esaslı komünist
olmaya çalışıyorum. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince ben komünist
şair olmakla cürüm işlemiş olmam. Komünistlik bir tarz-ı telakkidir.
Diğer iktisadi ve siyasi meslekler nasıl cürüm değilse, komünist
mefkûresi de cürüm değildir. Benim bir sınıf halkı diğeri aleyhine
tahrik ettiğim iddiası söz konusu değildir."
Bundan sonra yapıtlarını tek tek ele alıp yazılış amaçlarını
açıklayan şair, bir yerde, kendisini Batının emperyalist ülkelerinin
mahkemeye vermesi gerektiğini, bir yerde de, Türkiye'de ekonomik
sıkıntı olduğunu rakamlarla açıklayan Ticaret Odası Dergisi'ne
değinerek, halkın durumundan söz etmek suç ise, ekonomi bilimini
ortadan kaldırmak gerektiğini söyledi.
Sorgulama bitince, Savcı esas hakkında görüşünü bildirerek,
"Müdafaasına nazaran suç için araştırılan kanuni unsur ve şeraiti göremiyoruz, beraatini talep ederim," dedi.
Avukat İrfan Emin Bey ise coşkulu, uzun bir savunma yaptı.
Türkiye'nin emperyalizme karşı verdiği savaşa da değindiği konuşmasını,
"İddia makamının talebine katılarak beraatimizi talep ederiz," diye bitirdi.
Yargıçlar dosyayı incelemek için on dakika ara vererek içeri
çekildiler. Mahkeme salonunda aklanma kararı bekleniyordu. Ama öyle
olmadı, duruşma 10 Mayıs 1931 Pazar günü sabahına ertelendi.
Kimilerinde kuşku uyandıran bu erteleme ilgiyi büsbütün
artırmış, pazar sabahı gelen dinleyiciler salona sığmayıp koridora
taşmışlardı. Karar oybirliğiyle aklanma olarak okununca, büyük bir
alkış koptu.



1932'de Nâzım Hikmet'in Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı şiir kitabı basıldığı gibi, 1931-32 sezonunda Kafatası, 1932-33 sezonunda Bir Ölü Evi adlı oyunları da Darülbedayi'de (sonradan İstanbul Şehir Tiyatrosu) sahneye kondu.
Benerci Kendini Niçin Öldürdü?'de Sühulet Kütüpanesi'nce yakında yayımlanacağı duyurulan Gece Gelen Telgraf
nedense 1933 yılı başında Muallim Ahmet Halit Kütüphanesi'nce
yayımlandı. Kitabın kapağı ile üçüncü sayfasında 1932 tarihi vardı, ama
sondaki beş şiirin altına 1933 tarihi konmuştu. Anlaşılan bu kitap
basıma hazırlanırken birtakım tedirginlikler yaşanmıştı.
Gece Gelen Telgraf yayımlandıktan bir süre sonra iki
dava açıldı. Birini 5 Mart 1933'te kitabı toplatan İstanbul Cumhuriyet
Savcılığı, "halkı rejim aleyhine kışkırtmak"tan, sırasıyla yazar Nâzım
Hikmet'e, yayımcı Ahmet Halit'e, basımevi sahibi Ali Beye karşı;
öbürünü ise, 9 Mayıs 1933'te, yapıtta yer alan "Hiciv Vadisinde Bir
Tecrübei Kalemiye" adlı yergide "kendisine ve pederine hakaret ettiği"
gerekçesiyle Süreyya Paşa, Nâzım Hikmet'e karşı açmışlardı.
Oysa şair Gece Gelen Telgraf toplandıktan iki hafta
kadar sonra, 22 Mart 1933'te, gizli örgüt kurmak, üç kentte, İstanbul,
Bursa, Adana'da, duvarlara devrim bildirileri yapıştırarak, kitapçıklar
dağıtarak komünizm propagandası yapmaktan tutuklanmış, bir süre
İstanbul'da sorgulanmış, bu arada öbür davalarının duruşmalarında
bulunmuş, ama arkasından, yargılanmak üzere, 1 Haziran 1933'te,
Bursa'ya gönderilmişti.
İdam talebiyle başlayan dava 31 Ocak 1934'te 5 yıl hapis
kararıyla son buldu. Temyiz bu kararı bozduysa da Bursa Mahkemesi 4
yıla indirerek hapis kararında direndi.

Cumhuriyet'in onuncu
yılında çıkarılmış olan bağışlama yasasıyla bu cezanın 3 yılı
indirilince geriye bir yıl kalıyordu. Oysa Nâzım Hikmet bir buçuk
yıldır tutukluydu. Böylece 6 ay alacaklı olarak cezaevinden çıkıp
İstanbul'a geldi.

_________________

"Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı
yıldızlara
bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün
altında yaşıyoruz." AUNIUS AURELİUS SIMACHUS
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
TekYolDevrim
Bitanecik Admin
Bitanecik Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 349
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   Paz Nis. 20, 2008 9:01 pm


1930'da tanışıp 1931'de evlenmeye karar verdiği halde
kovuşturmalar, tutuklamalar yüzünden buna olanak bulamadığı Piraye
Altınoğlu ile 31 Ocak 1935'te evlendi.
Nâzım daha önce de Sovyetler Birliği'nde iki kez evlenmişti
: Birincisi orada görevli bir Türk ailesinin kızı olan Nüzhet Hanım ile
kısa bir evlilikti, ikincisi ise bir Rus kızı olan Dr. Lena ile
memleket hasreti yüzünden sona eren bir evlilik...
Piraye Altınoğlu'nun ise ilk kocasından iki çocuğu vardı. Bu
evlilikle Nâzım Hikmet dört kişilik bir ailenin sorumluluğunu yüklenmiş
oluyordu.
Geçimini sağlamak için "Akşam" gazetesinde Orhan Selim takma
adıyla fıkralar yazmaya başladı. Gene takma adlarla gazetelerde tefrika
edilmek üzere romanlar yazdı.
Bir yandan da İpek Film Stüdyosu'nda senaryo yazarlığı, dublaj yönetmenliği, film yönetmenliği gibi çeşitli işler yapmaktaydı.
1935'te Taranta Babu'ya Mektuplar adlı şiir kitabını yayımladı, Unutulan Adam adlı oyunu Darülbedayi'de sahneye kondu.
1936'da Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı adlı şiir kitabı ile Alman Faşizmi ve Irkçılığı adlı çeviri derlemesi yayımlandı.
II. Dünya Savaşı öncesinde sağcı ve solcu yazarlar arasındaki
gerginlik son haddine varmıştı. Basın organlarında karşılıklı
suçlamalar birbirini izliyordu. 1936 sonunda bildiri dağıtmak
suçlamasıyla on iki kişiyle birlikte gene tutuklanan Nâzım Hikmet, 1937
nisanında duruşmaların tutuksuz yapılmasına karar verilmesi üzerine
serbest bırakıldı. Bu davadan beraat etmesinden kısa bir süre sonra
ise, İpek Sineması'nda resmi giysili bir Harp Okulu öğrencisinin
kendisiyle konuşmaya çalışması üzerine, bir provokasyonla karşı karşıya
olduğuna kesinlikle inanan şair, Emniyet Birinci Şube'ye telefon ederek
: "Yapmayın, ben burda çocuklarımın ekmek parası için didinip
duruyorum, siz hâlâ benim peşimdesiniz!" gibi sözler etti.
Aynı öğrenci bir süre sonra evine geldi. Birtakım sorular
soran bu genci şair ayaküstü verdiği CHP politikasına uygun yanıtlarla
başından savdı.



17 Ocak 1938 gecesi akrabası olan Celâleddin Ezine'nin evinde
otururlarken gelen polislerce tutuklanıp kısa bir süre İstanbul
Tevkifhanesi'nde bekletildikten sonra, Nâzım Hikmet Ankara'ya Harp
Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ne gönderildi. Kesinlikle beraat
edeceğini umduğu bu dava, 29 Mart 1938'de "askeri kişileri üstlerine
karşı isyana teşvik" suçuyla 15 yıl ağır hapse mahkûm edilmesiyle
sonuçlandı. 28 Mayıs 1938'de temyiz bu cezayı onayladıktan sonra,
Ankara Cezaevi'nden alınarak İstanbul'da Sultanahmet Cezaevi'ne
getirildi, kısa bir süre sonra da, haziran ayı sonlarına doğru, Donanma
Komutanlığı'ndan gelen görevliler onu alıp kelepçeli olarak Köprü
Kadıköy iskelesinden bir motorla Adalar açığında bekleyen Erkin
gemisine götürdüler. Önce bir ayakyoluna, sonra sintine ambarına
kapatıldı.
Bu kez de Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde
yargılanacaktı. 10 Ağustos 1938 günü başlayan davada, on dokuz gün
sonra, 29 Ağustos 1938'de, "askeri isyana teşvik"ten, 20 yıl ağır hapse
mahkûm oldu. İki cezası birleştirilince 35 yıl tutuyordu. Mahkeme bunu
çeşitli gerekçelerle 28 yıl 4 aya indirerek karara bağladı.
29 Aralık 1938'de, Askeri Yargıtay'dan gelen onay, son umutları da boşa çıkardı.
1 Eylül 1938'de İstanbul Tevkifhanesi'ne, 1940 şubatında
Çankırı Cezaevi'ne, aynı yıl aralık ayında da Bursa Cezaevi'ne
gönderildi.
Bu cezaevlerinde toplam 12 yıl kalan Nâzım Hikmet yayımlama olanağı bulunmadığı halde sürekli olarak şiir yazdı.
Cezaevlerinde tanıştığı, Türk halkının güç koşullar altında yaşayan, yoksul, acılı kişileriyle dostluklar kurdu. Dört
Hapisaneden; Kuvâyi Milliye; Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri;
Piraye'ye Rubailer; Memleketimden İnsan Manzaraları; Ferhad ile Şirin;
Yusuf ile Menofis
gibi yapıtlarını bu insanlara okuyup eleştirilerini aldı.
İkinci Dünya Savaşı sona erince, 1946 başlarında, siyasal
havanın görece yumuşadığı düşüncesiyle, suçsuz olduğunu belirterek,
yapılan "adli hata"nın düzeltilmesi için, daha önce de birkaç kez
yaptığı gibi, Büyük Millet Meclisi'ne bir dilekçe ile başvurduysa da
bundan bir sonuç elde edemedi.
1949 ortalarına doğru Ahmet Emin Yalman'ın "Vatan"
gazetesinde yazdığı bir dizi yazı ve gazetenin avukatı Mehmet Ali
Sebük'e yaptırdığı on yazıdan oluşan bir inceleme sonucunda, kamuoyunda
Nâzım Hikmet'in bir "adli hata" yüzünden cezaevinde olduğu görüşü
ağırlık kazandı. Ankara'da avukatlar, İstanbul'da aydınlar topluca
imzaladıkları dilekçelerle cumhurbaşkanına başvurdular. Yurt dışında da
sanatçıların, hukukçuların öncülüğü ile benzer girişimler yapıldı. Bu
arada Birleşmiş Milletler Örgütü'nün danışma organlarından olan
Uluslararası Hukukçular Derneği 9 Şubat 1950'de Nâzım Hikmet'in serbest
bırakılması dileğiyle Büyük Millet Meclisi başkanına, milli savunma ve
adalet bakanlarına birer mektup gönderdi.

_________________

"Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı
yıldızlara
bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün
altında yaşıyoruz." AUNIUS AURELİUS SIMACHUS
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
TekYolDevrim
Bitanecik Admin
Bitanecik Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 349
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   Paz Nis. 20, 2008 9:02 pm

Bütün bu girişimlerden bir sonuç alınamadığını gören Nâzım Hikmet 8 Nisan 1950'de açlık grevine başladı.
Kalbinden, karaciğerinden rahatsız olduğu bilindiğinden,
Ankara'dan gelen emirle, hemen ertesi gün İstanbul'a getirilerek önce
Sultanahmet Cezaevi revirine, sonra da Cerrahpaşa Hastanesi'ne
yatırıldı.
Onun açlık grevi kararı almasını önleyemeyince, doğru
Ankara'ya gitmiş olan avukatı Mehmet Ali Sebük, ilgililerle yaptığı ilk
görüşmelerden sonra Nâzım Hikmet'e bir telgraf çekerek, serbest
bırakılması için çareler arandığını, iki kez Başbakan Yardımcısı Nihat
Erim'le, iki kez Adalet Bakanı Fuat Sirmen'le, üç kez Cezaevleri Genel
Müdürü Sakıp Güran'la konuyu ayrıntılarıyla konuştuklarını, ertesi gün
de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün kendisini kabul edeceğini, bu durumda
açlık grevini şimdilik ertelemesi gerektiğini bildiriyordu.
Nâzım Hikmet bunun üzerine avukatının isteğine uyarak 10 Nisan 1950 sabahı açlık grevini erteledi.



"Vatan"daki yazılarıyla ortada bir "adli hata" olduğunu açıkça
kanıtlamış bulunan Mehmet Ali Sebük, bütün ilgililerle olduğu gibi,
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile de çok olumlu geçen bir konuşma yaptı.
Artık her şey işin ne yolla çözüleceğini beklemeye kalmış gibi görünüyordu.



Nâzım açlık grevini erteleyince Cerrahpaşa Hastanesi'nde
muayeneden geçirilip sağlıklı olduğu saptanarak önce eşyalarını almak
üzere Sultanahmet Cezaevi'ne, oradan da Üsküdar Paşakapısı Cezaevi'ne
götürüldü.



Ne var ki Cerrahpaşa Hastanesi'nin verdiği rapor yeterince
açık değildi. Şairin sağlık durumu açısından serbest bırakılmasına
karar verilemiyordu.
On gün kadar bekledikten sonra, Mehmet Ali Sebük, 22 Nisan
1950'de, Adalet Bakanlığı'na bir dilekçe vererek Nâzım Hikmet'in
serbest bırakılıp bırakılmayacağını sormak gereğini duydu. Ne
bekleniyordu?
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı Cezaevi doktorunun, Bursa
Hastanesi doktorlarının, Cerrahpaşa Hastanesi doktorlarının verdikleri
raporları tutarlı görmeyerek Adli Tıp Meclisi'ne göndermişti. Adli Tıp
Meclisi'nden gelen yanıt şöyleydi :
"Üç ay müddetle bir hastanede tedavisine devam edilmesi ve bu
müddetin sonunda alınacak neticeye göre muamele ifası lüzumlu
görülmüştür."
Ama bu rapora bile uyulmuyordu. Günler Üsküdar Paşakapısı Cezaevi'nde beklemekle geçiyordu. Hiçbir şey yapıldığı yoktu.



2 Mayıs 1950 sabahı Nâzım Hikmet yeniden açlık grevine
başladı. Vasisi Avukat İrfan Emin Kösemihaloğlu hem ilgililere durumu
bildiren bir dilekçe yazdı, hem de Ankara'ya giderek Adalet Bakanı'yla
görüştü.
Şair bu kez ölünceye ya da serbest kalıncaya kadar grevi
sürdürmeye kararlıydı. Günde dört beş bardak su ile bol bol sigara
içiyor, ama hiçbir şey yemiyordu. İlk üç sabah cezaevi bahçesinde beden
hareketleri yapmış, gün boyunca gazete, kitap okumuştu. Dördüncü günden
sonra ise iyice bitkinleştiği, yataktan çıkmak, konuşmak bile
istemediği görüldü.
9 Mayıs 1950 günü cezaevinden ambulansla Adli Tıp
Müdürlüğü'ne götürüldü. Üç saat süren bir muayene sonucu doktorlar tam
teşekküllü bir hastanede gözetim altında kalması gerektiğine karar
verdiler. Cerrahpaşa Hastanesi'nde tek kişilik bir odaya yatırılmak
istendi. Ama Nâzım Hikmet'in, "Ben kobay değilim, hakkımın verilmesi
için açlık grevi yapıyorum. Greve cezaevinde devam edeceğim," diye
diretmesi üzerine, hastane yetkilileri bu isteği bir tutanakla saptayıp
imzasını aldılar. Gene Üsküdar Paşakapısı Cezaevi'ne götürüldü.


Bu arada, yurt içinde, yurt dışında, gösteriler, toplantılar
birbirini izliyor, bildiriler dağıtılıyor, olaylar yaşanıyor, imzalar
toplanıyor, "Nâzım Hikmet" adında iki sayfalık bir gazete çıkarılıyor,
ilgililere sürekli mektuplar yazılıyordu.



Nâzım Hikmet açlık grevinin on ikinci gününde sekiz kilo
kaybetmiş, çok kötü duruma düşmüştü. Hemen Cerrahpaşa Hastanesi Cerrahi
Kliniği'ne kaldırılarak kendisine serum takıldı. Daha sonra da Verem
Pavyonu'ndaki tek kişilik bir odaya yatırıldı.
On altıncı güne gelindiğinde, artık yaşamının "tıbbi
müdahalelerle" uzatılmakta olduğu söyleniyordu. Bu durum başvuruların
yönünü birdenbire değiştiriverdi.
Bu kez dostlarından, sevenlerinden Nâzım Hikmet'e telgraflar, mektuplar yağmaya başladı.



_________________

"Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı
yıldızlara
bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün
altında yaşıyoruz." AUNIUS AURELİUS SIMACHUS
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
TekYolDevrim
Bitanecik Admin
Bitanecik Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 349
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   Paz Nis. 20, 2008 9:03 pm


Açlık grevini sürdürüyordu, ama Büyük Millet Meclisi beklenen genel bağışlama yasasını görüşmeden tatile girmişti.
14 Mayıs 1950'de ise yeniden seçim yapılacaktı.
Seçimlerin sonucu alınıp yeni hükümet kurulana kadar greve ara vermeliydi.
Yüzlerce telgrafın, mektubun yanı sıra, topluca imzalanmış dilekçeler de geliyordu.
Nâzım Hikmet 19 Mayıs 1950 Cuma günü saat 17:03'te, kendisine
gelen mektupları coşkuyla okuyan vasisi Avukat İrfan Emin
Kösemihaloğlu'na, açlık grevine son verdiğini bildirdi.



Çok hırpalanmıştı. Hastanede doktorların yakın denetimi
altında bile sağlığının düzelmesi oldukça uzun sürdü. Serbest
bırakıldığı tarihe kadar, iki aya yakın bir süre Cerrahpaşa
Hastanesi'nde kaldı.



14 Nisan 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti'nin çıkardığı
bağışlama yasası, Büyük Millet Meclisi'nde tartışılırken, Nâzım
Hikmet'in bağışlanmaması için, çok tatsız, çok üzücü konuşmalar
yapıldı.
Sonuçta gergin bir ortamda çıkarılan yasa onu doğrudan
bağışlamıyor, yalnızca cezasının üçte ikisi indirilenler kapsamına
alıyordu. 12 yıl 7 ay yatmıştı. 28 yıl 4 aylık cezasının geri kalanı
bağışlanıyordu.
15 Temmuz 1950'de, Cerrahpaşa Hastanesi'nde, artık serbest olduğu kendisine avukatlarınca bildirildi.



Nâzım Hikmet cezaevindeki son iki yılına girerken görüşmeci gelen dayı kızı Münevver Berk'e âşık olmuştu.
Cezaevinden çıkınca karısı Piraye'den ayrıldı.
Kadıköy'de, önce annesinin Cevizlik'teki evinde, sonra bir
apartman katında Münevver Hanımla yaşamaya başladı. Gene İpek Film
Stüdyosu'nda çalışıyordu.
26 Mart 1951'de, bir oğulları oldu. Adını Mehmet koydular.



Gerçi cezaevinden çıkmıştı, ama polisçe sürekli izleniyordu.
Evinin önünde hep bir cip bekliyor, nereye gitse polisler de arkasından
geliyorlardı. Kitaplarını yayımlatma, oyunlarını oynatma olanağını
bulamayacağı anlaşılıyordu. Kuvâyi Milliye'nin yayın hakkını alan bir
yayınevi çıkmışsa da, kitap bir türlü yayımlanmıyordu.
Bu sırada Kadıköy Askerlik Şubesi'ne çağrıldı. Askerliğini
yapmamış olduğu, hemen sevkedilmesi gerektiği bildirildi. Bahriye
Mektebi'ni bitirdiğini, güverte subaylığı yaptığını, hastalanarak
çürüğe çıkarıldığını söylemesi üzerine elinden bir dilekçe alınarak
serbest bırakıldı.
Birkaç ay sonra tekrar şubeye çağrılarak kendisine Sivas'ın
Zârâ ilçesine gitmeye hazırlanması söylendi. İsteği üzerine Haydarpaşa
Hastanesi Sağlık Kurulu'na gönderildi. Kurula on ay önce Cerrahpaşa
Hastanesi'nden aldığı, kalbinden, ciğerlerinden rahatsız olduğunu
gösteren raporları sunduysa da askerliğini engelleyecek bir durumu
olmadığı kararına varıldı.
Bu arada bir doktor kulağına bu işin sonunu iyi görmediğini fısıldadı.
Şubeden hazırlıklarını yapmak için bir haftalık izin aldı.



17 Haziran 1951 sabahı, askerlik işini düzeltmek amacıyla
Ankara'ya gideceğini söyleyerek evden ayrılan Nâzım Hikmet'in 20
Haziran 1951'de Romanya'ya vardığı Bükreş Radyosu'ndan öğrenildi.
Sonradan yazılanlara göre, akrabası olan Refik Erduran'ın
kullandığı bir sürat motoruyla İstanbul Boğazı'ndan Karadeniz'e
açılmış, Bulgaristan sahillerine çıkmayı amaçlarken, yolda rastladığı
bir Rumen şilebiyle Romanya'ya gitmişti.
Oradan Moskova'ya geçmesi üzerine, Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951'de, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı.
Münevver Hanım ile oğlu Mehmet ise polisçe yakından izlenmeye
devam edildiler. Yurt dışına çıkmalarına ise kesinlikle izin verilmedi.



Dışarda birçok uluslararası kongreye katılan, çeşitli ülkelere
yolculuklar yapan Nâzım Hikmet büyük bir ün kazandı. Yapıtları çeşitli
dillere çevrildi. Pek çok kitabı yayımlandı.
Ama gittiği ülkenin artık gençliğindeki o coşkulu, geleceğe
umutla bakan Sovyetler Birliği olmadığını kısa sürede anlamıştı.
Dergilerde Mayakovski'den söz edilmiyor, Meyerhold'un, Tairov'un adları
bile anılmıyor, eski dostlarından kimi sorsa, "Bilmem, nicedir
görmedik," yanıtını alıyordu.
Şiirlerinin çevirilerinde anlamı değiştiren yanlışlar bulunması canını sıkmaktaydı.
Nâzım Hikmet'in özellikle sanat yapıtlarında Stalin'e dönük
içi boş, anlamsız yüceltme sözlerinin yinelenip durmasını yadırgadığını
söylemesi uyarılmasına neden olmuştu. Ayrıca böyle bir pot kırmaması
için, onun Stalin yerine Malenkov'la görüştürüldüğü söylenir.
Moskova'ya 1951 temmuzunda ulaşan Nâzım Hikmet, ağustosta, Fadeyev'le birlikte, Berlin'de Dünya Gençlik Festivali'ne katıldı.



_________________

"Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı
yıldızlara
bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün
altında yaşıyoruz." AUNIUS AURELİUS SIMACHUS
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
TekYolDevrim
Bitanecik Admin
Bitanecik Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 349
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   Paz Nis. 20, 2008 9:04 pm

Eylül'de
Bulgaristan'a gitti. Orada Fahri Erdinç'le, cezaevi arkadaşı Betoven
Hasan'la karşılaştı. Türklerin köylerini dolaştı, sorunlarını dinledi,
bol bol Türkçe konuştu.
1-6 Aralık 1951'de, gene Fadeyev'le Viyana'da yapılan Dünya
Barış Kongresi'ne gittiler. Orada Aragon'la, Frédéric Joliot-Curie'yle
tanıştı, öldüğünü sandığı, KUTV'dan arkadaşı Çinli devrimci Emi Siao
(Sİ-YA-U) ile karşılaştı.
Arkasından Prag'a giderek Uluslararası Barış Ödülü aldı.
Sovyetler Birliği'nin desteklediği Dünya Barış Konseyi'nin etkinliklerinde önemli bir rol oynamaya başlamıştı.
25 Haziran 1952'de Asyalı üyelerin toplantısına katılmak üzere
Pekin'de; 1-5 Temmuz 1952'de Kore Savaşı'na karşı bir toplantıya
katılmak üzere Berlin'deydi. Amerikan emperyalizminin kışkırttığı bu
savaşa Türk hükümetinin asker göndermesini kınıyor, Kore'de halkımızın
Amerikalılar için kan dökmesine neden olanlara karşı konuşmalar
yapıyordu.
5 Ekim 1952'de bir barış toplantısı için gene Viyana'ya gitti. Bu toplantının açılış konuşmasını yaptı.
12-19 Aralık 1952 tarihleri arasında ise bir kez daha
Viyana'da bir araya gelindi. Bu çok büyük toplantıda seksen üç ülkeden
1700 delege vardı. Burada açılış konuşmasını yapan Frédéric
Joliot-Curie'den, Aragon'dan başka, Jean-Paul Sartre, Pablo Neruda,
Diego Rivera, Arnold Zweig da vardı.
1952 yılı sonunda Nâzım Hikmet artık Dünya Barış Konseyi'nin
yönetici kadrosundaydı. Çok çeşitli kentlerde toplantılara katılıyor,
bu arada Varşova'ya da gidiyordu. Polonyalılarla arası son derece
iyiydi. Elinde belirli bir ülkenin vatandaşı olarak sürekli bir
pasaportu bulunmadığını gören, ayrıca büyük dedesi yoluyla Polonyalı
Borzenski ailesinden geldiğini öğrenen dostları, ona bir Polonya
pasaportu çıkardılar. Böylece Nâzım Hikmet büyük dedesinin soyadıyla
Polonya vatandaşlığına kabul edilmiş oldu : Nâzım Hikmet Borzenski.



Dünya Barış Konseyi'nin eylemleri aralıksız sürüyor, gittikçe daha büyük kalabalıkların ilgisini çekiyordu.
22-29 Haziran 1955'te Helsinki'de yapılan Dünya Barış
Toplantısı'na doksan ülkeden 2000 delege geldi. Nâzım Hikmet bu
toplantıda Türk delegesi olarak söz aldı. Toplantı sonunda bir kez daha
Dünya Barış Konseyi'nin yönetici kadrosuna seçildi.
6 Ağustos 1955'te Japonya'nın Hiroşima kentinde öğrencilerle
ev kadınlarının düzenlediği Dünya Barış Konferansı ise soğuk savaş
çerçevesinde komünist propagandası filan diye küçümsenecek gibi
değildi. Hiroşima'ya atom bombasının atılışının onuncu yıldönümüydü.
Nükleer araştırmalara karşı bütün dünyadan 33 milyon imza toplanmıştı.
Nâzım Hikmet bu toplantıda bir barış delegesi konumunun ötesinde,
dünyanın en büyük şairlerinden biri olarak alkışlandı.
1956'da, sekiz ay kadar, "özgürlükçü komünizmin örneği"
olarak gördüğü Polonya'da kaldı, öbür toplumsalcı ülkelere oradan gidip
geldi. Dünya Barış Konseyi'nin yönetici kadrosunda olması sürekli
yolculuklara çıkmasını gerektiriyordu.
Sovyetler Birliği'nin soğuk savaş adına ağırlık verdiği barış
propagandası (ki karşıtları buna barış saldırısı diyorlardı)
tartışılamayacak bir doğruya dayandığı için, Nâzım Hikmet'in büyük bir
içtenlikle katıldığı bir etkinlik olmuştu. Böyle bir propagandaya
siyasal kaygılarla girişilmese de, onun bir şair olarak şiirlerinde
aynı propagandayı yapacağı, barışı savunacağı kuşku duyulamayacak bir
gerçekti. Katıldığı toplantılarda, yaptığı konuşmalarda kendi
düşüncelerini söyledi. Bir propagandacı değil, içtenlikle duygularını
ortaya vuran bir şair olarak görüldü.
Bu yıllarda yazdığı savaş karşıtı, nükleer silahlar karşıtı
şiirleri bestelenerek, Paul Robeson gibi Pete Seeger gibi dünyaca ünlü
şarkıcılarca söylendi.



Nâzım Hikmet Sovyetler Birliği'nde komünizmin geçirdiği
gelişmelerden, proletarya adına başlatılan diktatörlüğün bir kişi
diktatörlüğüne dönüşmesinden çok tedirgin olmuştu. Düşüncelerini açık
açık söylemekten çekiniyor, susuyor, zor durumda kalırsa başına bir şey
gelmemesi için inanmadığı sözler ediyor, ama yeri geldikçe güvendiği
arkadaşlarına bu tedirginliğini yumuşak bir dille aktarıyordu.
Örnekse, 1951 yılında, İlya Ehrenburg'a şöyle demişti :
"Stalin Yoldaş'a büyük bir saygım var, ama onu güneşe benzeten
şiirler okumaya dayanamıyorum, bu yalnız kötü şiir değil, kötü
duyarlık."
Aslında bir konuk olarak bulunduğu Sovyetler Birliği'nde
Stalin'den korkmaması olanaksızdı. Ayrıca çevresindeki katı
komünistlerin tepkilerinden de çekiniyordu. Özgürlükçü davranışları,
birtakım uygulamaları eleştirişi zaten göze batmakta, arada bir
yakınlarınca uyarılmaktaydı. Bir iki kez de sorumlu kişilerce
uyarılmıştı. Kulağına, disiplinsiz davranışlarını sürdürürse,
yemeklerine katılan ilaçlarla yavaş yavaş zehirlenebileceği, ya da bir
kazaya kurban gidebileceği gibi dedikodular da geliyordu.
5 Mart 1953'te Stalin ölünce Yazarlar Birliği önde gelen şairlerden bu acı olayı yansıtan şiirler yazmalarını istedi.
Nâzım Hikmet de bir şiir yazdı, ama Stalin'i her şeyin üstüne
çıkarıp tek başına putlaştırmayan, Marx, Engels, Lenin'le birlikte,
devrimin içindeki yerine koyarak anan bu şiir, sonuçta halkın
birliğinin önemini vurguluyordu.

_________________

"Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı
yıldızlara
bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün
altında yaşıyoruz." AUNIUS AURELİUS SIMACHUS
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
TekYolDevrim
Bitanecik Admin
Bitanecik Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 349
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   Paz Nis. 20, 2008 9:05 pm

1956
martındaki Yirminci Kongre'de, Kruşçev'in inanılmaz açıklamalarıyla
Stalin'in cinayetleri ortaya döküldüğünde ise, Nâzım Hikmet, bunu
Lenin'in geri dönüşü olarak değerlendiren "Yirminci Kongre" adlı
şiirini yazdı.



1956 eylülünde ağır bir zatürree geçirdi. 3 Kasım 1956'dan 27
Temmuz 1957'ye kadar, Çekoslovakya'daki Yasenik Sanatoryumu'nda
dinlendi.
1957'den sonra, Yazarlar Birliği adına Sovyetler Birliği'nin
doğudaki ülkelerine yolculuklar yapmaya başladı. Stalin'in büyük kıyım
uyguladığı bu bölgede Türkçe konuşan halklar vardı. Buralarda gerçek
dostlar kazanan Nâzım Hikmet, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan,
Kazakistan'da gördüklerinden, dinlediklerinden çok rahatsız oldu.



Stalin döneminin ağır bir eleştirisi olan İvan İvanoviç Var
mıydı Yok muydu? adlı oyunu, 11 Mayıs 1957 günü Moskova Yergi
Tiyatrosu'nda sahneye kondu. Bir tek gece oynandıktan sonra yasaklandı.
Bu olay Nâzım Hikmet'i çok üzdü. Bayağı bunalıma girdi. İntihar etmeyi
bile düşündü. Moskova'da Stalin döneminin baskısı hâlâ duyuluyor, katı
komünistler, özgürlükçü komünistlerin önünü kesmek istiyorlardı.
Ama bu oyun daha sonra başka tiyatrolarda, Riga'da, Çekoslovakya'da, Bulgaristan'da vb sahnelendi.



Nâzım Hikmet 1958 mayısını Dino'larla birlikte, Münevver
Andaç'ın genç kızlık yıllarının kenti Paris'te, ona gönderme yapan
şiirler yazarak geçirdi. Cezaevindeyken yazdığı şiirlerde onu andığı
gibi "Gülüm" diyordu, "Paris'te kimi gördün?" sorusunu, "Genç kızlığını
Mimi'nin," diye yanıtlıyordu. Oysa 1955 yılı sonlarından beri yeni bir
sevda fırtınası yaşamaktaydı. Vera Tulyakova adında genç bir kadına
âşık olmuş, onu Moskova'da bırakarak gelmişti. "Sensiz Paris" derken
kimin özlemini çektiğini anlamak kolay değildi.
Nâzım Hikmet 1958 haziranında ise Leipzig'e giderek Bizim
Radyo'da çalışan Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel, Yıldız Sertel'le
buluştu. Türkiye'den tanıdığı insanlarla bir araya gelmek ondaki dinmek
bilmez memleket özleminin acısını biraz olsun hafifletiyordu.
Münevver ile Mehmet'i İstanbul'da bırakıp gurbete çıkalı yedi
yıl olmuştu. Oğlu fotoğraflarda büyüyordu. Ülkesinin insanlarıyla
buluşmak onlarla buluşmak gibiydi.



Ama Türkiye'den ayrıldığı 1951 haziranından beri karısına
duyduğu ardı arkası kesilmez özlem, Nâzım Hikmet'in başka kadınlarla
ilişki kurmasına engel olmamıştı.
1952'de göğsündeki ağrılar yüzünden yatırıldığı Barvikha
Sanatoryumu'nda üç ay kadar kalmış, burada kendisine âşık olan Galina
Grigoryevna Kolesnikova adında çok genç bir doktor kıza yakınlık
duymuştu. Hastaneden çıkınca birlikte yaşamaya karar vermelerini
Yazarlar Birliği'nin de uygun görmesiyle, Dr. Galina şairin özel
doktoru olarak görevlendirilmişti.
Bu özel doktor gece gündüz Nâzım Hikmet'le ilgileniyor, evini
çekip çeviriyor, ilaçlarını veriyor, yemeklerini düzenliyor,
dinlenmesini ayarlıyor, yolculuklara birlikte gidiyordu. Şair yıllarca
süren bu yakın ilginin birkaç kez kendisini ölümden döndürdüğünü
söylerdi.
Dr. Galina onun evli olduğunu, karısını sevdiğini biliyordu.
Münevver Andaç'ın çıkıp gelmesine hazırlıklıydı. Bir gün bu iş olursa
şairi karısına bırakıp köşesine çekilecekti. Ama bambaşka bir olay
yaşandı.



1955 yılı sonlarına doğru, Soyuz Multifilm Enstitüsü'nden
Arnavut giysileri konusunda bilgi almak üzere Nâzım Hikmet'i görmeye
gelen Valentina Brumberg'in yanında, Vera Tulyakova adında genç bir
kadın yardımcı vardı.
Bursa'da 1948 yılı sonunda yaşanan olay bir çırpıda
tekrarlanıverdi. Şair gene yaşamında "ilk defa" âşık oluyordu. Ama bu
kez gönül verdiği genç kadının evli olduğunu, bir de kızı bulunduğunu
bir yıl sonra öğrenecekti.
Elinde çikolatalar, çiçeklerle, Arnavut giysileri konusunda
daha fazla bilgi vermek için, Soyuz Multifilm Enstitüsü'ne sık sık
gitmeye başladı.
Sevdalandığı genç kadının savaşta ölmüş olan babasından altı yaş daha büyüktü.
Çevrelerindekilerin başlangıçta bir şakalaşma gibi baktıkları ilişki gittikçe ciddileşiyordu.
Ne var ki 1956 eylülünde geçirdiği ağır zatürree Nâzım Hikmet'i uzun süre Moskova'dan uzak kalmak zorunda bıraktı.
3 Kasım 1956'dan 27 Temmuz 1957'ye kadar, dokuz ay,
Çekoslovakya'daki Yasenik Sanatoryumu'nda sağlığına kavuşmayı beklerken
gene de aklı hep Moskova'daydı.
Vera Tulyakova ayrıldıkları gün ona bu işi daha ileri
götürmek istemediğini, dönüşte ilişkilerini sona erdirmeleri
gerektiğini söylemişti, ama tam tersi oldu.
27 Temmuz 1957'de Moskova'da buluşur buluşmaz hemen bir
ortak iş yaratıp Sevdalı Bulut'un senaryosu üstünde birlikte çalışmaya
başladılar. Senaryo kabul edilince arkasından filmin çekimi sırasındaki
beraberlik geldi.
Ama Nâzım Hikmet yolculukları yüzünden ikide bir Moskova'dan
ayrılmak zorunda kalıyordu. 1957 yılı sonunda bir ay Bakû'deydi, 1958
ocağından nisanına kadar Varşova'da, Mayısta Paris'te, haziranda
Leipzig'deydi

_________________

"Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı
yıldızlara
bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün
altında yaşıyoruz." AUNIUS AURELİUS SIMACHUS
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
TekYolDevrim
Bitanecik Admin
Bitanecik Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 349
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   Paz Nis. 20, 2008 9:05 pm

Ağustos
sonunda Moskova'ya dönünce Vera Tulyakova'ya birlikte bir oyun yazmayı
önerdi. Yazılması 1959 boyunca süren oyun 1960 başında Yermalova
Tiyatrosu'nda sahnelenirken, ikisi de artık yaşamlarını birleştirmeye
karar vermişlerdi.
Nikâhlı olmadıkları için, Nâzım Hikmet'in, Münevver
Andaç'tan boşanması herhangi bir işlem gerektirmiyordu. Sekiz yıldır
birlikte olduğu Dr. Galina'ya ise Peredelkino'daki daçasını, 1957 model
Volga limusin otomobilini, eşyalarını, televizyon, radyo, teyp, nesi
varsa, kitaplarını, tablolarını, her şeysini, noterde kâğıt imzalayarak
devretti. Kendisine yalnızca Moskova'daki apartman dairesini
bırakmıştı.
Bunun üzerine Vera Tulyakova'yla birlikte Bakû'ye gidip
Kafkaslar'ın kuzeyindeki bir tatil merkezi olan Kislovodsk'ta üç ay baş
başa kaldılar. Nâzım Hikmet çok mutluydu, ama her an da bu mutluluğu
yitireceğinin korkusuyla tedirgindi. Gittikçe daha fazla kıskanmaya
başladığı genç kadınla evlenmek, onu kendisine bağlamak istiyordu.
Yoksa geçirdiği kıskançlık bunalımları hiç sona ermeyecekti.
Moskova'ya dönüşlerinden bir süre sonra Vera Tulyakova kocasından ayrıldı, ama kızını babasına bırakmak zorunda kaldı.
18 Kasım 1960'ta Nâzım'la genç kadın nikâhlandılar.



Münevver Andaç ile Mehmet konusunda ne düşüneceğini Nâzım
Hikmet de pek bilemiyor, örnekse 17 Temmuz 1959'da, Vera Tulyakova'yla
diz dize çalışırlarken, "İki Sevda" adlı şiirine, "Bir gönülde iki
sevda olamaz / yalan / olabilir" diye başlıyordu.



1961 nisanında şair Paris'e ikinci kez gittiğinde yanında
karısı Vera da vardı. Bu yolculuk bir balayı niteliğindeydi. Paris'te
kırk gün kaldılar.
Mayısta Nâzım Hikmet oradan yalnız olarak Dünya Barış Komitesi adına Fidel Castro'ya Barış Ödülü vermek üzere Küba'ya gitti.



Paris'ten ayrılmadan önce, İtalya'nın Barış Konseyi
delegelerinden Joyce Salvadori Lussu ile karşılaşmıştı. 1958
haziranında Stockholm'de yapılan Barış Konferansı'nda tanıştığı Lussu,
onun aşk şiirlerine hayran olmuştu, ama, Piraye ile Vera'yı bilmiyor,
bütün bu şiirleri Türkiye'den dışarı bırakılmayan karısı için yazdığını
sanıyordu.
1960 haziranında İstanbul'a gidince Münevver Andaç'la
tanışmak olanağını buldu. Evine konuk olduğu, iki çocuğuyla tek başına
verdiği yaşam savaşımını ayrıntılarıyla öğrendiği, pek beğendiği bu
kadını çocuklarıyla birlikte Türkiye'den kaçırmayı aklına koydu.
İtalyan Komünist Partisi'nden olumlu yanıt alamayınca başka
çareler aradı. Kendince birtakım planlar yaptı. O günlerde eyleme
geçmeyi düşünüyordu.
Paris'te Nâzım Hikmet'le karşılaştığında söyledi ona
karısıyla çocuğunu Türkiye'den kaçıracağını. Nâzım sevindi, ama pek
inanmadı.



1961 temmuzunda zengin bir işadamı olan Carlo Guilluni,
yatıyla turistik bir yolculuğa çıkmış havasında, Ege'deki Türk
limanlarını dolaşıp bol bol para harcayarak sonunda Ayvalık'a demir
attı. Bu arada Joyce Lussu İzmir'de yattan ayrılıp uçakla İstanbul'a
gitmiş, karşı kaldırımdaki cipte bekleyen polisleri atlatarak Münevver
Andaç ile iki çocuğunu Ayvalık'a getirmeyi başarmıştı. Onlar gelir
gelmez yat hemen demir alıp Yunanistan'ın Midilli adasına yöneldi.
Karanlıkta oldukça tehlikeli bir deniz kazası geçirdilerse de, Yunanlı
balıkçılarca kurtarılarak sonunda Atina'ya ulaştılar.



Ağustos başında Münevver Andaç, Renan, Mehmet Polonya'daydılar.
Nâzım Hikmet Küba'dan yeni dönmüştü.
Varşova'daki buluşmaları pek içten olmadı. Nâzım onları
havaalanında karşılamadı, ertesi gün kaldıkları otelin lokantasına
geldi. Münevver ikinci bir kadının varlığını biliyordu, Nâzım
evlendiğini ona yazmıştı, ama kocası olarak gördüğü kişinin başka bir
kadınla evlendiğini yeni öğrenmiş gibi davranmayı içine düştüğü durum
açısından daha uygun buldu. Son zamanlardaki mektuplaşmalarında
birtakım tatsızlıklar yaşamışlardı.
Münevver kocasının Moskova'da yıllardır bir kadın doktorla birlikte oturduğunu da biliyordu.
Nâzım ise İstanbul'dan gönderilen bir mektupla karısının
kendisini aldattığı yolunda uyarılmıştı. Buna inanmak duyduğu vicdan
azabını biraz olsun azaltıyordu. Tıpkı Piraye'den ayrılmaya kalktığı
günlerde yaptığı gibi, hem yaşamına, hem de şiirlerine karşı ağır bir
suçluluk duygusu içinde, sarılacak bir dal araması çok doğaldı.
Yeni karısı Vera da bunca olaydan sonra çok tedirgindi. Bu noktaya geldikten sonra Nâzım'ı kaybetmek istemiyordu.
Çok güç durumdaki şair ise bu iki kadını birbirinden uzak tutmazsa büyük sıkıntılar yaşayacağını çok iyi anlıyordu.
Münevver ile çocuklarını, bu arada yıllarca özlemini çektiği
oğlu Mehmet'i, kendisini çok seven Polonyalı dostlarına emanet ederek
Moskova'ya götürmemeye karar verdi.
Bir daire tutuldu, eşyalar alındı, Münevver Andaç'a Doğu Dilleri Fakültesi'nde bir öğretmenlik görevi bulundu.


Nâzım Hikmet 1961 eylülünde Berlin'deydi. Ayın 11'inde yazdığı
"Otobiyografi"sinde, "sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım / şu
kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile / aldattım kadınlarımı /
konuşmadım arkasından dostlarımın" diyordu.



1962 ocağında Kruşçev'in aracılığıyla Nâzım Hikmet'e Sovyetler
Birliği pasaportu verildi. Şubatta, Vera'yla birlikte, Asya ve Afrika
Yazarlar Birliği Kongresi'ne katılmak üzere Mısır'a gittiler.
Sovyetler'le gerginlik içinde olan Çinliler'in Türkiye Cumhuriyeti
pasaportu taşımadığı için, Türk delegesi sayılamayacağını söyleyerek
Nâzım Hikmet'e itiraz etmeleri, şairin diliyle, varlığıyla nasıl
Türkiye'ye bağlı olduğunu anlatan bir konuşma yapmasına neden oldu.
Ayakta alkışlanan bu konuşma onun kongreye başkan seçilmesini sağladı.
Nâzım Hikmet sağlığının gittikçe bozulmasına karşın, 1962
yılında Prag, Berlin, Leipzig, Bükreş'te yapılan toplantılara
katılmaktan geri durmadı.
1962 kasımında Vera'yla birlikte gezmek, dinlenmek için
İtalya'ya gittiler : Milano, Floransa, Roma. Oradan, yeni yılı
Dino'larla birlikte karşılamaya, Paris'e geçtiler.
Türkler, Türk yemekleri, Türk dili en büyük dinlenme,
arınmaydı şair için. Karısını ise tüketim toplumlarının göz kamaştırıcı
alışveriş olanaklarıyla mutlu etti.
4 Ocak 1963'te gene Moskova'ydılar.



1963 şubatında Nâzım Hikmet Asya ve Afrika yazarlarının Tanganika'daki toplantısına katıldı.

Martta, nisanda Berlin'deydi.
Nisan sonunda Moskova'ya dönünce "Cenaze Merasimim" adlı şiirini yazdı.
Mayısta, oturdukları apartman dairesi temizlenip boyanırken, Staraya Ruza'daki bir daçada kaldılar.



Staraya Ruza'dan döndükten kısa bir süre sonra ise, 3 Haziran
1963 sabahı, Nâzım Hikmet bir kalp krizi sonucu Moskova'daki evinde
öldü.
Yazarlar Birliği'nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı'na gömüldü.

_________________

"Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı
yıldızlara
bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün
altında yaşıyoruz." AUNIUS AURELİUS SIMACHUS
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
taylandenizsinan
Gözdemiz
Gözdemiz
avatar

Kadın Mesaj Sayısı : 124
Yaş : 23
Nerden : düşünce özgürlüğü olduğu yerden
Meslek : öğrenci
Lakap : AVNOŞ
Kayıt tarihi : 19/04/08

MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   Paz Nis. 20, 2008 9:25 pm

paylaşım için teşekkürler tibet Wink

_________________
"Bu oğlum Sinan... Bunlar da onun arkadaşları (Kadir ve Alpaslan), kardeşleri.... Onlar da oğullarım... Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekalı birer güzel insandı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar. Size yalan söylüyorlar. Onlar eşkiya değildi."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
sln13
Admin
Admin
avatar

Kadın Mesaj Sayısı : 292
Nerden : devrimcilerin yanından
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   Paz Nis. 20, 2008 9:40 pm

paylaşım içi teşekkürler tibetcim Wink
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://soldevrim.forumh.net
Devrmici_Deniz
Moderatör
Moderatör
avatar

Kadın Mesaj Sayısı : 426
Yaş : 22
Nerden : Tam Bağımsız Türkiye'den
Meslek : Devrimci Öğrenci
Kayıt tarihi : 20/04/08

MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   Salı Haz. 10, 2008 10:36 pm

En sosyalist şair...

_________________
Düşünüyorum, öyleyse beni de vurun!..
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Nazım Hikmet   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Nazım Hikmet
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Siyaset :: Ölümsüzler-
Buraya geçin: